24 Ekim 2024 Perşembe

Hainlere İnat!

 

 


Ne desen ne yazsan ne paylaşsan boş, gereksiz, samimiyetsiz kalacak zamanlardayız. Önce rezil, kepaze söylemler sonra patlayan bombalar hayatlarına, hayallerine son verilen masum insanlar. Be namussuzlar, be ahlaksızlar, be Allahsızlar ne istiyordunuz, ne istediniz, ne istiyorsunuz?! Onlarca çoluk çocuk genç yaşlı demeden terörize ederek katlettiğiniz insanlar söndürdüğünüz ocaklar yetmedi mi?

Yetmemiş, yetmeyecek demek ki. Çünkü canavarlar için hudut yoktur, laf kapısı kapanmış, tahammül sınırları tarumar edilmiştir. Çünkü vandallığın, terörizmin tek çaresi sert müdahalelerle yok etmektir. Başka çare düşünmek ama şöyle desek, ama şöyle yapsak düşünceleri polyannacılıktan öte bu uğurda yok yere katledilen masumların kanına girmekten öteye girmeyecektir. 
Peki biz ne yapmalıyız? 
Olan bunca olay karşısında bizim konumumuz misyonumuz nedir? 
 
 

 
İşte şu; öncelikli ilkemiz basit düşünerek sadece ülkemizin faydasına işler yapmak için çabalamak 
olmalıdır. Vatanımızı ne kadar çok seviyorsak işimizi o derece düzgün yapmalıyız. Öncelikli hedefimiz artık şu açgözlülüğü, şu riyakarlığı, adam kayırmayı, dolandırıcılığı, yalancılığı maharet olarak görmemektir. Tabiki bunlar sözde hafif eylemde ağır olgulardır. Bunları şiar edinmek ahlaki yapısı çürümeye yüz tutmuş toplumlarda zor, epey zor şeylerdir. En basitinden bunları yapmayı geçtim sadece denemeye dahi kalkarsanız enayi, saf, kafası çalışmayan, işini bilmeyen, salak, avanak gibi benzetmelere ve lakaplara hazır olmanız lazım. Ama olsun biz kapımızın önünü temizleyeceğiz ki mahallemiz tertemiz olsun. Biz yine de iyi bir yurttaş olmaya çalışacağız. Çünkü şunu biliyoruz ki bu vatan için sahiden canımızı vereceksek önce bu vatan için yaşamayı göze almalıyız.

6 Ekim 2024 Pazar

yaralı geyiği görene kadar

 

Biliyorsunuz aralıksız bir şekilde mekik dokuyan bir dikiş makinası misali gündemi olan bir ülkeyiz artık. Bu köşede sadece ipliğin ucunu bulmaya çalışacağız birlikte. Sesli düşüneceğim sizde yankılanırsa bu düşünceler bana aksettireceksiniz, o kadar. Ülkemizi kurtarmayacak belki bu yazdıklarım ama bir nebze yaşadıklarımıza uzaktan bakma fırsatı verirse size, ne mutlu bana.

Önce köşemizin başlığından yani en başından başlayalım anlatmaya; geyik eskiden beri kültürümüzde yer ediniş bir figür. Kimi kaynaklarda bolluğu bereketi temsil ettiği söyleniyor, dikkatimi çekmemişti ama özellikle Anadolu'daki evlerde duvara asılan halılarda bu figüre çok rastlarız. Bolluğu bereketi temsil eden bu figürün yaralanması da tam tersini gelecek felaketlerin habercisi olduğunu da söyleyenler var tabiki. Bende X platformunda gündem olunca üstünkörü bir araştırmayla öğrendim bunları. Tabiki yazı boyunca geyik fügürünün kültürümüzdeki yerini anlatmayacağım meraklısı daha detaylı araştırabilir.

 Felaketler hep üstüste gelir diye bir laf duymuştum bir zamanlar. Ülke olarak da bu sözü doğru çıkartmak için ayrıca çabalıyoruz galiba. Gezi programlarını izlemeyi oldum olası sevmişimdir, özellikle yurdumuzun dışıdakileri gösterenleri farklı insanlar görmek onların hayatlarına bir iki dakikalık da olsa şahitlik etmek hep ilgimi çekmiştir. Yurtdışına çıkan bu programları izleyince dikkatimi çeken yegane şeylerden biri de amansızca, hızla artan ve artık kültür haline gelen bireyselleşme furyası dikkatimi çekiyordu. Herkes kendi çalıp kendi oynuyor oralarda anlayacağınız. Şimdi dönüp etrafıma bir bakıyorum da biz de artık onlara benzedik, benziyoruz. Ama sadece o yönüyle, Tanzimat'tan bu yana Batı'nın iyi yönlerini alma maceramız tam tersi yönde devam ediyor. Ne oralı olabiliyoruz ne buralı tam da uzaktan, epey uzaktan bakıldığında ülkemizin konumu gibi ortada bir yerde köprü misali duruyoruz öylece. Duruyoruz ve geçenlerde bir hocamızın röportajda belirttiği gibi sosyal bir çürümeyle çürüyoruz. Yazının burasına kadar sabretip okuduysanız ne alaka diyeceksiniz şimdi? Bu anlattıklarımla nereye varmaya çaılıyorum acaba?

Şuraya; toplum olarak öyle bir seviyeye geldik ki kendi çıkarı için birbirini kandırmak, dolandırmak, yalan söylemek, aşağılamak gayet sıradan, olağan bir şey haline geldi. Bir ürün mü alacaksınız iki katı üç katı fiyatına alabilirseniz ne ala. Kiracısınız ve zam mevzusu için  ev sahibinizle mi görüşeceksiniz binlerce lira daha vermeye hazır olun yoksa kapı sizin çıkmanız için açılmaya hazır. İş mi arıyorsunuz daha çok ararsınız var mı bir tanıdığınız bir ahbabınız varsa bile ona ulaşmak için o yoğun dünyayı kurtarma mesaisini(!) beklemelisiniz, bakın kendi başınıza deneyin bile demiyor diyemiyorum çünkü gönderdiğiniz özgeçmiş, yaptığınız görüşmeler o tanıdığın tek telefonuyla saniyeler içerisinde çözmesinin yanında devede kulak kalır. Ya bu düzene uyarsınız ya da bu diyardan gidersiniz. Ne? Artık gidemezsiniz de buraya tıkılı kaldınız. Bunlara dur diyen yapma diyen hiçkimse yok ve bence hiçbir zaman da olmadı. Çünkü biz değişmeden evlerimizden, çevremizden değişmeye başlamadan iyiyi, güzeli, saf olmayı aşağılık bir şey gibi görmekten vazgeçmezsek daha çoook felaketler bizi bekliyor maalesef. Yaralı geyiği görene kadar kapımızı açıp hemen odamızın dışında neler oluyor onları görmemiz lazım.

3 Ekim 2024 Perşembe

erzincan'ın neyi meşhur? — II

Ve yıl 2015 heyecanla indiğim anı daha dün gibi hatırlarım otobüsten. Eşyalar, kalabalıklar ve deniz binlerce kilometre gerimde kalmıştı artık. Çocukluğumun anne tarafı biraz daha yakındı bana. Gülen yüzler binlerce çocukluk hatırasına karışabilirdim şimdi. Etrafımda düz yollar, ıssız kaldırımlar ve bolca dağ var. Seyrelene kadar aile bağlarım binlerce kesik atmaya devam ediyordu gözlerime. Erzincan ile ilk defa başbaşa kaldığım zaman bir KYK yurdunda üç yatağın dolu olduğu dört kişilik bir odadaydım. Dağlara yakın şehre bir o kadar uzak olduğum bu yerden henüz emekleme evresinde olduğunu düşündüğüm şehrin üniversitesi görülüyordu. Geç dönem liseliliğim nüks etmek için kolluyordu beni. Çıkışta ne yapsak? diye sorulan akşamlar Er Merkez'e Atatürk Parkı'na yahut Dört Yol'da herhangi bir cafede devam ediyordu. Ne yapardı ailesinden, sorumluluklarından uzak bir genç bu şehirde? Sahiden başbaşa kalınca kendiyle ne yapar? Dağlar kalıyordu geceleri sadece tablo gibi duran sanki biri gelip kaldıracakmış gibi duran dağlar. Arkasında binlerce sır, binlerce acaba, binlerce belki, binlerce hüzün barındıran dağlar. Katılmamıştım elbet hemen Erzincan'a, bir kitapçı bulup kapaklanmıştım oraya. Dervişsiz bir mürittim bu şehirde. Kendimi sadece kendi hatalarının bedelini ödemenin serinliğine bırakmıştım. Paran varsa yersin yoksa yemezsin. Yurtta ne çıkmış yemekte? Yine mi patates? Olsun be! Hayat senin, karar senin, yurt senin patates bile senin. Hatta biliyor musunuz Erzincan'da iseniz geceleri efkarlı müzikler eşliğinde yoğun dumanla anlatılan anılarla bakılan dağlar bile sizin olur. Anlatılacak anılar biriktirmeye başladığım bu şehirde daha ilk yıldan pişmanlıklar, hüzünler, eğlenceler ve keşkeler biriktireceğimi bilmeden alışmaya çalışıyordum...

bülent ağabeyin ardından

Anadolu'nun en uzağında, gecenin ortasında bir anı vurdu hafızamın kıyısına; talihimin gülümsediği anların birinde "Artık İzdiham e...