Uzun zamandır şiirden epey uzağım. Buna binlerce sebep sayabilirim lakin en büyüğü hayatta bir türlü kendime yer bulamam sanırım. Hayatın akışı içerisinde insanlar oradan oraya istemli istemsiz giderken ben kenarda kalmış bir yedek oyuncu gibi hissediyorum kendimi. Bundan dolayı anlatacak yazamıyorum çünkü yaşamıyorum. Yine de bazı anlarda bu kalabalığın içerisine girebildiğimi hissediyorum. İşte bu nadir anların birinde hiç hesapta yokken tanıştım Şair Bayram Zıvalı ile. Aslında bir başka şairi ziyaret etmeye gittiğim Üsküdar'da rastlaşmak o günün getirdiği sürprizlerden ilkiydi. Bir başka sürpriz ise Bayram Zıvalı'nın kitabı "Olağanhiçç" oldu benim için. Zıvalı ile sosyal medyadan takipleşiyorduk ve birbirimizi o kadar tanıyorduk. Aslında asıl onu tanımam böyle tevafuken yüzyüze bir buluşmada değil de "Olağanhiçç" isimli kitabını okumaya başladığımda oldu.
Hiç kimseye ithaf edilen bu kitap Epona Yayınlarından çıkmış. İki bölümden oluşuyor; ilk bölüm Dich dich dich Olebe freut mich (evet bu bölümün adını doğru yazabilmek için baka baka yazdım) bu bölümde ilk dikkatimi çeken şiir "Onlar Bizi Öldürmekle Meşhurlar" başlıklı olan. Şöyle diyor;
onlar bizi öldürmekle meşhurlar
biz ki yaşamak için ölmüştük
onlar ölmemek için yaşıyorlar.
İki farklı grubu, iki farklı dünyayı bir potada eritmeye çalışan şair, aynı zamanda bunu yaparken bu iki grubun şöhretini neye borçlu olduğunu gösteriyor bize. Ölüm ile yaşam arasındaki çizginin biz diye nitelediği kesimde saydamken, onlar olarak nitelendirdiği grupta bir o kadar katı ve gözle görülür olduğunun altını çiziyor.
"Ce train desservira la mer" isimli şiirinde de biz tanımı yapıyor Zıvalı;
"insanız ki aşkı dolanıyor saçlarımız
göğsümüzün hisleriyle bir müddet vahşi
sokaklara insek dizlerimiz bizi terkedecek
yürümesek varmasak bir gece geç kalsak
o tren gelmese biz bu gara hiç uğramasak
sersem sabahlara dolarız birden
umutlarla planlamışız, oradan titriyoruz
oysa ne çok gün biriktirmiştik
dilekler dilemiştik o sonuçsuz ne çok"
Görüldüğü üzere biz ve onlar arasındaki çizgiyi elinden geldiğince kalınlaştırmış şair. Peki kim bu onlar? Haydi peşine düşelim "onlar"ın;
"Umutlanmanın Ömrü" başlıklı şiirinde sanki onların kim olduğuna dair bazı sinyaller veriyor bize şair;
"artık kardeşlerim diyemem size neden
bir felaket bir arada tuttu bizi o kadar
ve anladı ki onun da bir sebebi
hem biziz hem bizdeki günahlar"
Onlar epey kalabalıklar anlaşılan çünkü onların içinde kardeşlerim diyebileceği kadar samimi olanlar da var. Zaten bir insan en çok da tanıdığına sitem etmez mi söylenmez mi şiir yazmaz mı? İşte Zıvalı da burada aynayı biraz da bize çeviriyor sanırım. Bakalım neler aksedecek?
Arkamızdan gelip elleri omzumuza koyan şair, kitaba da ismini veren "Olağanhiçç" isimli şiirini fısıldıyor gözlerimiz aynadakine kilitlenmişken;
"biz ölümlere öfkeli değil miyiz
ölmek yitirmektir mazlum siyahın yüzünü
ömrüm doğmamışi çocuk yası
sığıntı göğin içinde kendimize yanarken
ruhumla yarışıyor rüzgâr uğultusu
gidecekse birimiz, gitmeli içimizden"
Hep bir çizgi çekiyor şair şiirlerinde bazen bizi "biz" içerisine alıyor bazen de "onlar"ın içerisine ama asla çizgiyi koyu ve ucu kalın bir kalemle çizmeyi es geçmiyor. Bu çizgi doğru ve yanlışı ayırmıyor halbuki sadece çiziyor sadece belli ediyor sadece işaret ediyor şair. Tek kalmak yalnız olmak şaire durgunluk veriyor adeta. Onun için eylem biz olmaktan geçiyor.
"kapladığım boşlukta içime büzülüyorum
geriye gölgesiz yangınlar kalıyor
sonrası gelecek"
Kitabın "Yaz Geldiğinde Yenik, Yorgun ve Dalgın" ismini taşıyan ikinci bölümünde ise şairin daha küçük bir kitleye belki de sevdiğine sevmek istediğine seslenişinin yankılarını duyuyoruz. "Su Dersi" şiirinde;
"rüyalar gömüyorum rüyalarına
rahmet yağıyorum sanıyorum
su doldursan dahi bardağa"
"Ansızın Hayat" isimli şiirinde de;
"bulanık sularda yüzüm yok
ben yokum kırık aynalarda
ufuksuz bakışlı insanlar yok
gelecek misin bir bilseydim
yine beklerdim belki
tarifsiz dile gelmez bu gizemi"
Şair işte bu mısralarında da görüldüğü gibi kendisini karşısına aldığı kişiye tanıtmaya çağırmaya ve anlatmaya çalışıyor aslında. Biz de ellermiz çenemiz altında hemen yakın bir masada kulak misafiri oluyor bu konuşmaya.
Birden masamıza oturup aynasından bir masal anlatmaya başlıyor şair "Masalcı" isimli şiiriyle;
"sana senden bir masal anlatmalı dedi masalcı
bir zafer bulmalı hayatın kendisini getiren
onu aşkla bezeli yiğit olarak karşılayan
gözlerinde bakışmaların yalnızlık anları
birikmeli, mevsimler nasıl birikirse kendinde"
İşte şair böyle böyle bir masala başlıyor ve kitabın ikinci bölümünün biraz daha öznel bakış açısıyla yazıldığının sinyalini veriyor şair bana göre. "Gemiyi Terk Etmeyene" başlıklı şiirinde ise;
"bu sanatı gemiler kalkınca öğrendim
çocuklar koşuşurken sahil kentlerinde
yolculuğum için yalnız kalmam gerekti
sonra gölgeden
ya da yağmurdan önce
içimde hep bir gitmeme hissi"
Mısralarıyla şair kendisinin ırmağına bizi de dahil edip içinin kapılarını biraz daha aralıyor biz okuyucularına.
"sen loretta
eski denizlerin uzakları
"kıyılarında ağlamak istiyorum" diyorsam
artık bunu anlamalısın"
Mıslarında ise kitabın ikinci bölümüne ismini veren "Yaz Geldiğinde Yenik, Yorgun ve Dalgın" şiirinde Loretta'yla olan muhasebesinden bahsederken belki de içinin kıyısına vurmuş bazı şeyleri bize işaret ediyordur şair, kim bilir.
Evet epey yordu beni bu yazı zihnimin derinliklerinde ağır bir külçe hissediyorum sanki. Birisiyle sahiden tanışmak ne kadar zor onu anlıyorum.İyi şair Bayram Zıvalı, iyi ki tanıdım onu o hep yazsın bizde okuyalım.
Nedense bu incelemeyi "Gemiyi Terk Etmeyene" başlıklı şiirinin şu mısralarıyla bitirmek istiyorum.
"yarım yamalak yaşamak bu benimki
en son hangi seferi bitiremediysem
tüm yolculuğum da öyle,
bitmedi"


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder